İstanbul’un saklı kalan yüzü
İstanbul sokakları deyince aklına hemen kalabalık, turistler ve tarihi mekanlar geliyor değil mi? Ama ben sana bambaşka bir şey anlatacağım. İstanbul sokakları aslında çok daha derin, çok daha samimi. Gizli kalmış mahallelerde, daracık sokaklarda, yıllardır aynı ritimle akan bir hayat var. Ben de o hayatın peşine düşüp, nefes nefese dolaştım buralarda. Ve inanıyorum ki sen de görsen aşık olursun.
Bazı sabahlar erkenden kalkıp, kimsenin pek bilmediği semtlere gidiyorum. Mesela Fener’den Balat’a doğru yürürken hissediyorum o eski İstanbul’u. Taş kaldırımda ayak seslerim yankılanıyor. Bir kahvehaneden nargile fokurtusu geliyor, biraz ileride yaşlı bir teyze kapı önünü süpürüyor. İşte bu anlar beni hayata bağlıyor.
Mahallelerin kendi ritmi
Her mahallenin ayrı bir ruhu var. Kadıköy’ün arka sokaklarında mesela. Moda’dan biraz içeri girdiğinde bambaşka bir dünya başlıyor. Burada mahalle yaşamı hâlâ capcanlı. Komşular birbirini tanıyor. Çoluk çocuk sokakta oynuyor. Akşamları balkonlardan televizyon sesleri, ara ara da bir teyzenin “oğlum ekmek alıver” diye seslenişi duyuluyor.
Küçük bir dükkanın önünde duruyorum. İçerideki amca yıllardır aynı tezgahı açıyor. “Nasılsın evladım?” diye soruyor her seferinde. Bu samimiyet başka yerde zor bulunuyor. İstanbul’un en güzel yanı da bu bence. Dev gibi bir metropol ama hâlâ köy gibi sıcak mahalleleri var.
Balat’ın rengarenk hikayesi
Balat’a gittiğimde saatlerce dolaşabiliyorum. Renkli evler, yokuşlar, merdivenler… Her köşede bir hikaye. Bir ara sokakta yaşlı bir Rum kilisesi gördüm. Kapısı kapalıydı ama yanındaki evden taze pişmiş kurabiye kokusu geliyordu. Bu tezat inanılmaz hoşuma gitti.
Burada yaşayanlar da hikayelerini anlatmaya hazır. Bir dedeyle sohbet ettim. “Burası eskiden öyle kalabalıktı ki, sokakta yürümek zor oluyordu” dedi. Gözleri doldu biraz. İstanbul sokakları aslında bir hafıza bankası gibi. Her taş, her duvar bir anıyı saklıyor.
Fener’de zaman durmuş gibi
Fener’e adım attığında kendini biraz zamanda yolculuk yapmış gibi hissediyorsun. Patrikhane’nin olduğu sokaklardan geçerken sessizlik insanın içine işliyor. Ama o sessizliğin içinde de hayat var. Bir manav, bir bakkal, kapı önlerinde oturan teyzeler…
Bir ara dar bir sokağa saptım. İki tarafı da eski ahşap evlerle çevriliydi. Birden bir kedi yolumu kesti. Durdum, ona baktım. O da bana baktı. Sonra patisini yalamaya devam etti. Bu küçük anlar aslında mahalle yaşamının ta kendisi.
Karaköy’ün yeni ve eski hali
Karaköy’de işler biraz daha karışık. Bir yanda eski liman havası, diğer yanda yeni kafeler, sokak sanatçıları. Ama ben eski Karaköy’ü seviyorum. O dar sokaklarda yürürken hala bulabiliyorsun o eski esnafı. Bir tornacı, bir nalbur, bir kahveci…
Akşamüstü bir simit aldım. Denize karşı oturdum. Vapurlar geçiyor, martılar bağırıyor. Yanımda iki emekli amca tavla oynuyor. Biri “şşşt sus da oynayalım” diyor diğerine. Güldüm. Bu şehir hiç durmuyor ama kendi içinde küçük durakları var.
Üsküdar’ın sakin sokakları
Üsküdar tarafına geçtiğimde tempo biraz düşüyor. Özellikle arka mahallelerde. Burada hayat daha ağır akıyor. Caminin etrafında toplanan emekliler, elinde filesiyle markete giden teyzeler, çocuklarını okuldan alan anneler…
Bir ara sokakta yürürken bir evin penceresinden Kuran sesi geldi. Durdum dinledim. Yan binadan da çay kaşığı sesi geliyordu. Bu iki sesin bir arada olması bana İstanbul’u özetliyor gibi geldi. Hem manevi hem çok dünyevi.
Neden bu sokaklara çıkmalısın?
Belki de en önemli soru bu. Neden turistlerin gittiği yerlerin dışında dolaşmalısın? Çünkü asıl İstanbul orada. O daracık İstanbul sokaklarında, kapı önlerinde sohbet eden insanlarda, balkonlardan sarkan çamaşırlarda, kokusu sokağa yayılan ev yemeklerinde.
Tavsiyem şu: Bir hafta sonu hiçbir plan yapmadan çık. Sadece yürü. Bir mahalleye gir, kaybol. İnsanlarla konuş. “Buralarda ne yenir?” diye sor. Genelde güler yüzle cevap verirler. Belki bir teyze seni evine davet eder, belki bir dede sana mahallenin tarihini anlatır.
Küçük gözlemlerim
Bu gezilerimde fark ettiğim birkaç şey var. Mesela her mahallede en az bir “Köşebaşı Kahvesi” oluyor. Oralarda oturan amcalar her şeyi biliyor. Ayrıca her sokakta mutlaka bir kedi ailesi var. Onlar da bu mahallelerin bir parçası.
Bazı sokaklar o kadar dik ki nefes nefese kalıyorsun. Ama tepeye vardığında manzara her şeye değiyor. Boğaz’ı, karşı yakayı, kubbeleri görüyorsun. Ve o an “burası İstanbul” diyorsun içinden.
İstanbul aslında bir değil, binlerce şehir. Her mahalle kendi küçük evreni. Gizli kalmış İstanbul sokakları seni bekliyor. Yeter ki sen de onlara şans ver. Acele etme. Yavaş yürü. Kokla, dinle, hisset.
Bir dahaki sefere sen de bir mahalleye gir ve sadece etrafına bak. Belki de yıllardır görmediğin bir şeyi göreceksin. Belki de kendini bulacaksın.
Şimdi kalkıp bir yerlere gitme vakti. Hangi mahalle olsa da fark etmez. Önemli olan çıkmak. Sokaklar seni çağırıyor. Kulak ver.